18 dakika okuma
26/12/2021

İki Türk, Üç Yabancı, Beş Gün: İstanbul

Erasmus+ sürecinde tanıştığımız üç yabancı arkadaşımızı Türkiye'de ağırlayıp, onlara İstanbul'u tanıtırken yaşadığımız maceralar ve deneyimler.

Bir önceki yazımda Erasmus+ sürecindeyken gezdiğimiz balkan ülkelerinden bahsetmiştim. Bu ülkelerin ilkine 9 kişi gittiğimizi, bu kişilerin arasında da yabancıların olduğunu söylemiştim. İşte o maceraperest yabancılardan 3 tanesi, Erasmus+ dönemleri bitmeden ve kendi ülkelerine dönmeden önce İstanbul'u ziyaret etmek istedikleri için bizimle Türkiye'ye geldi.

Plan, ikisi kız, biri erkek olan bu üç yabancı arkadaşımızı, iki Türk (biri kız, biri ben, yani erkek) arkadaş olarak evlerimizde misafir etmekti. Böylece onları otel masraflarından kurtaracaktık. Her şeyin ayarlanması neredeyse 2 hafta sürdü.

Benim yaşadığım yer, İstanbul'da görülmesi gereken yerlerin oldukça dışında olduğu ve neredeyse her gün bir buçuk saat Marmaray yolculuğu yapmamız gerekeceği konusunda arkadaşı uyardım, kendisi için bunun bir sorun olmadığını belirtti. Zaten oldukça sakin ve her ortama uyum sağlayan birisiydi kendisi.

İstanbul'a İlk Adım

Benim ve İstanbul gezisinde bize katılamayacak olan başka bir arkadaşımın uçağım diğerlerinin uçağından bir gün önceydi, diğerlerinin uçağında yer olmadığı için bir gün öncesinden gelmek zorunda kalmıştık. Yerleşmemiz ve plan yapmamız için aslında iyi bir şeydi bu. Eve geldiğimde hemen eşyalarımı ve gelecek olan arkadaşımın kalacağı yeri ayarlamaya başladım. Zaten yapılacak çok bir şey yoktu. Ev hazırdı.

Uçakları 13:35'de havalimanına iniş yapacaktı. Ben de havalimanında onları bekliyor olacaktım. Havalimanına vardığımda henüz uçaklarının inmesine 20 dakika vardı. Ben de daha çok vakit var diyerek havalimanına girip direkt olarak çıkış kapısının orada onları bekleyecektim. Güvenlik kontrollerinden geçtim ve yurtdışı gelen hatlar çıkış kapsının orada bekleyen diğer insanların yanında beklemeye başladım. Uçakları iner inmez Türk arkadaşımı arayacaktım.

Uçakları indiğinde ve arkadaşımdan haber aldığımda pasaport kontrol sırasının çok uzun olduğunu ve daha valiz bekleyeceklerini söyledi. Bu da neredeyse 40 dakika kadar sürdü. Buluştuktan sonra diğer arkadaşlarımızı gidecekleri yere götürecek olan otobüse bıraktık. Biz ise evimiz havalimanına pek uzak olmadığı için bir taksi alarak eve geçtik.

İlk gün zaten bir şey yapamayacaktık fakat yine de arkadaşıma biraz etrafı tanıtmak istiyordum. Hava yağışlı olduğu için bu pek mümkün olmadı tabii. Günlerden Cumartesi olduğu için ağabeyim yarım gün çalışıyordu. Kaldığımız yer ağabeyimin eviydi. Biz eve yerleştikten bir süre sonra yemek yemek için dışarıya, yakınlarda bir yere gidecektik. Tam bu sırada dışarıda ağabeyimle karşılaştık. Yemeğe gittiğimizi öğrenince araba ile kendisi bir yere götürmek istedi. Cümle kuracak kadar İngilizce bilmediği için benim yardımımla arkadaşımla konuşup anlaşıyorlardı. Bunu izlemek oldukça eğlenceliydi. Arkadaşımın bizde kaldığı süre boyunca ağabeyimle olan iletişimleri hep eğlenceli ve komik oluyordu.

Yemekleri ile ünlü olan Türk kültürü, bunu bilen arkadaşlarımız ve yoğun merakları onlara elimizden geldiğince fazla ve farklı tatlar denettirmemiz gerektiği anlamına geliyordu. Erasmus+ yaptığımız Makedonya'da da deniz olmadığı için arkadaşım deniz manzaralı bir yerde yemek istiyordu. Bu yüzden onu alıp sahil kenarında bir balık restoranına götürdük. Buraya ben de daha önce hiç gelmemiştim, ağabeyimin önerisiydi. Meze şeklinde kılıç balığından, ismini sayamadığım 5 çeşitten fazla balık tabağımızı bitirdikçe önümüze koyuluyordu. Böyle bir şey görmemiş olan arkadaşım bir yandan yemeğini yiyor, bir yandan ilk defa denediği şalgamı beğendiğini söylüyor, diğer yandan da ağabeyimle anlaşmaya çalışıyordu.

Restoranın yemeklerine ait bir görsel.

Benimle kalan arkadaşımın Türkiye'nin yemekleri ile olan ilk teması bu balık restoranı oldu. Daha önce yemediği şeylerin olduğunu ve kesinlikle yemeklerin tadına bayıldığını söyledi. Ben de ilk defa denediğim için aynı şeyleri ben de söylemiştim.

Diğerleri ile İlk Buluşma

İlk gün böyle geçti. Ertesi gün diğer arkadaşlarla Eminönü'nde buluşacak ve Türk kahvaltısını deneyecektik. Diğer projemizden Discord Templates projesinin yöneticilerinden biri olan arkadaşım Can o tarafları daha iyi bildiği için bugün (ve gezi boyunca) ondan yardım alacaktım.

Ona Türk kahvaltısı edilebileceğimiz bir yer önermesini istediğimde beni arayarak bildiği bir yerin ismini ve adresini tarif etti. Diğerleri ile orada buluşma kararı aldık. Yurtdışında hiçbir yerde adam akıllı bulamadığımız Türk kahvaltısını ilk defa denettirecektik arkadaşlarımıza.

Buluştuktan, masa ve sipariş sırası bekledikten sonra sonunda yemeklerimiz gelmişti. Tam anlamıyla bir serpme kahvaltı olduğu söylenemezdi fakat aylardır yediğimiz en Türk, en serpme, ve en kahvaltı buydu. Herkes çok beğendi. Yetmeyeceğini düşünmüş olsak bile herkes fazlasıyla doymuş, geriye yemek bile kalmıştı.

Karaköy Güllüoğlu restoran.

Kahvaltıdan sonra direkt olarak Karaköy, Taksim ve Eminönü çevresini gezecektik. Burada her şey yürüme mesafesinde olduğu, bizim de yürümek ile herhangi bir sorunumuz olmadığı için herhangi bir masrafa girmeden birçok yeri yürüyerek, gezerek ve istediğimiz yerlere girerek geçirdik.

İlk Gün Gezdiğimiz Yerler

Galata Kulesi, İstiklal Caddesi, Taksim Meydanı ve devamında Sultanahmet civarı... Bir günde bunların hepsini ve fazlasını yapmayı başarmıştık. İstiklal Caddesinde birçok mağazaya giriyor, kiliseler, hanlar ve müzelerde durup onları inceliyor ve yolumuza devam ediyorduk. Bizi tutan veya yavaşlatan herhangi bir şey yoktu. Hepimiz genç ve heyecanlıydık. Belki de biz onlardan daha heyecanlıydık. Çünkü onlar bizim ülkemize, bizim şehrimize gelmişti ve güzel bir deneyim yaşamayı umuyorlardı, biz de onlara güzel bir deneyim yaşatmak için iki arkadaş olarak elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorduk.

Taksim tarafına doğru gezimiz bittikten sonra biraz soluklanıp, birkaç cami ve mağaza ziyareti yapıp denize doğru yürüyüp oradan tramvaya atladık. Tramvay ile Sultanahmet'in oraya kadar gittik. Sıradaki hedefimiz burasıydı.

Sultanahmet ve Ayasofya'ya girerken kadınların başlarını kapatması gerektiği için arkadaşlarımıza da bunu yapmaları gerektiğini söylemiştik. Ortaya komik görüntüler çıkmıştı. Böylece içeri girmiştik. Sultanahmet tadilatta olduğu için içerisi pek ilgi çekici değildi. Biraz hayal kırıklığı gibi gözükse de daha sonra gireceğimiz Ayasofya her şeyi değiştirecekti.

Daha şimdiden İstanbul'a hayran kalmışlar ve esnafların, mağazaların, fiyatların, kısacası genel olarak her şeyin şahaneliğinde kendilerini kaybetmişlerdi. Ayasofya'ya gittiğimizde ise benim de her girdiğimde gözlerimi alamadığım mimari yapısı, boyutu, hikayesi ve her şeyi bizi ve onları da etkilemişti. İbadet saati yaklaştığı için bir süre sonra çıkmak zorunda kaldık fakat herkes buraya hayran kalmıştı.

Ayasofya Camii

Buradan çıktığımızda ise hava kararmaya başlamıştı. Çıkışta bulunan birkaç hediyelik eşyacıya göz atıp, mesir macunu satan bir esnaftan arkadaşlarımıza mesir macunu denettirip yolumuza devam ettik. Yolumuzun üstündeki Gülhane Parkı'na da girmek istedik fakat hava karardığı ve içeride gezilecek yerlerin birçoğunun kapalı olması dolayısıyla bunu başka bir güne bırakacaktık.

Bunun yerine yakınlarda iskender satan bir yer bulmak ve arkadaşlarımıza iskenderi tattırmak vardı. Yol üstünde birkaç restorana göz atarken çok iddialı olan bir restorana uzun süren bir pazarlık sonucu oturduk. Neredeyse gittiğimiz her yerde anlamadıkları bir dilde, tartışırmışcasına ve agresif görünüşüyle yaptığımız pazarlıklar arkadaşlarımızı endişelendiriyordu fakat hemen ardından onlara çevirisini yapıyor ve bunun Türkler için normal, hatta bunun kültürün ve dinin bir parçası olduğunu anlatıyorduk.

İskenderleri her ne kadar iddia ettikleri kadar hoş olmasa da, pazarlığımız gereği çayları ve yemek sonrası baklavayı da ücretsiz olarak ayarladığımız için güzel bir anlaşma olmuştu. Arkadaşlarımız zaten daha önce bu yiyecekleri tatmadıkları için onlara güzel geliyordu. Kendi ülkelerinde ve benim gittiğim Balkan ülkelerinde de görmediğim, Türkiye'de sıkça rastlanan "ikram" olayını da oldukça garip buluyorlardı. Çayı ücretsiz vermeleri onlar için garipti. Bizim için ise bunun tam tersiydi. Yurtdışında içtiğimiz her çaya verdiğimiz para bize garip geliyordu. Ayrıca tatlıyı da ücretsiz vermeleri iyice arkadaşlarımıza garip kaçmıştı. İlerleyen günlerde buna alışacaklarını söylüyorduk...

Bugünü böylece bitirmiştik. Herkes evine dönüyordu. Arkadaşlarımız daha önce tatmadıkları birçok yemek, içecek tatmış, İstanbul'da birçok yer görmüş, İstanbul'un kedilerini sevmiş, pazarlığın ne olduğunu ve işlerin nasıl yürüdüğüne dair ilk izlenimlere sahip olmuşlardı.

Pazartesi

İlk günden bile bu kadar şey yapmanın heyecanıyla herkes ertesi günü dört gözle bekliyordu. İstanbul, biz de özlemini çektiğimiz için bize de şahane geliyordu anlaşılan, hiç olmadığı kadar güzeldi sanki.

Bugünün buluşma noktası ise meşhur Kapalı Çarşı. Bizim buraya zamanında gelip arkadaşlarla buluşabilmemiz için sabah 7:30-8:00 saatleri arasında uyanmamız ve yola çıkmamız gerekiyordu. İlk gün oldukça güzel ve enerjik geçtiği için motivasyonumuz yerindeydi. İkinci günde de uyanıp gecikmeden buluşma noktasına ulaşmıştık hatta Kapalı Çarşı'ya ilk biz varmıştık. Diğerlerini beklerken arkadaşımın ailesine almayı düşündüğü hediyelere bakmaya karar verdik. Ailesine buradan bir Türk kahvesi seti, birkaç fincan altlığı ve desenli bir kase alacaktı. Birkaç dükkan gezdikten sonra fiyatların uygun olduğu ve pazarlık kabul eden yaşlı bir amcanın işlettiği ufak, tatlı bir dükkana geldik. Arkadaşım buradan 5 parça hediye aldı, amca bunları güzelce paketledi ve bizi uğurladı.

Buradaki işimiz bittikten sonra diğer arkadaşlarımızda Kapalı Çarşı içerisinde buluşacağımız bir nokta belirlemek istedik. Arkadaşımın da güzel bir yerden Türk kahvesini denemesini istediğim için bir yere oturduk. Türk kahvesinin 30 TL olması ve para harcamamak istemem üzerine arkadaşım cömertlik yapıp benim için de bir tane söyledi. Oldukça yöresel ve güzel bir Türk kahvesi servisi almıştık.

Türk kahvesi, su ve lokum servisi.

Kahvemiz bittikten sonra hâlâ vaktimiz olduğunu fark ettik ve buluşma noktasını kapalı çarşı içinde bildiğim bir dönerci olarak değiştirdik. Burada arkadaşım dönerin tadına bakacaktı. Her ne kadar kendi ülkesi Almanya'da da Türkiye'den göçmen birçok dönerci olsa da yerli dönerin de tadına bakmak istediği için burada hem lavaş, hem de tombik ekmek olarak adlandırdığımız yuvarlak ekmek arası et döner yedi. Açık ayranı da ilk defa burada denemişti. Oldukça hoşuna gittiğini söyledi, ben de biraz tadına baktığımda ona güzel olduğunu söyledim. Biz yemesekte yedikleri her şeyin kalitesini anlamak için Kalite Kontrol™️ görevini üstleniyorduk. Neyse ki gittiğimiz çoğu yer sosyete ve ortalamanın biraz üstü yerlerdi, bu yüzden yediğimiz ve içtiğimiz her şey leziz oluyordu.

Diğer arkadaşlarla buluşup Kapalı Çarşı ve Mısır Çarşısı taraflarını gezdikten, hepsi aileleri ve kendileri için hediyeler, baharatlar ve özel çaylar aldıktan sonra hedefimiz Eminönü iskelesinden vapur ile Üsküdar'a geçip akşam yemeği için hep gözümüzü korkutan Çamlıca Kulesi'ne gitmekti. Arkadaşlarlarımızla geçireceğimiz bu "hayatta bir kere gelir" fırsat için bütçe ayırmıştık, artık ne kadar harcadığımız pek önemli değildi, yine de tutumlu olmaya çalışıyorduk, arkadaşlarımızda bizi destekliyordu, bunun için onlara minnettardık. Çamlıca Kulesine giriş ücreti olarak Türk vatandaşı ve öğrenci olduğumuz için ben ve diğer Türk arkadaşım 30'ar TL ödedi. Diğer arkadaşlarımız ise kişi başı 120'şer TL ödediler (:kekw:). Seyir terası için vermiştik bu ücreti.

Vapur ile muhteşem boğaz manzaralı 30 dakikalık yolumuzda arkadaşlarımıza martılara simit atmayı da öğretmiştik. Türkiyede martıların simitleri havada yakalama gibi bir yeteneklerinin olduğunu canlı olarak onlara kanıtladık. Tüm arkadaşlarımız çok eğlendi ve boğazın eşsiz manzarasında kendilerini kaybetti...

Üsküdar'a vardığımızda oradan Çamlıca Kulesi'ni bulmamız zor olmadı, fakat, Çamlıca Kulesi'nden Çamlıca Kulesini bulmamız daha zor oldu. Kule dibimizde olmasına rağmen bir türlü girişini bulamıyor, yağmurlu ve kapalı bir günde çamurların arasından kulenin girişini arıyorduk. Anlaşılan kulenin kullanılmadığı için kapatılan arka girişine gelmiştik. Diğer tarafa geçmemiz gerekti. Uzun süren yolculuk sonucu havaalanı seviyesinde güvenlik kontrolünden, çanta kontrolünden geçtik ve içeri girebildik. Rezervasyon saatimiz çok az da olsa geçmişti. Girişi bulduğumuzda sanki 30 TL değil de, 3000 TL ödemişiz gibi hissetmiştik. Devasa bir lobi, masalarda oturan insanlar, kibar konuşması ile bizim gibi elinde hediyelik ve çay poşetleriyle gelmiş gençleri utandıran bir adam ve şahane görüntüsü ile gözlerimiz kamaşmıştı. Bir süredir burayı gitmeyi istiyordum, bugüne nasip olmuştu.

Çamlıca Kulesi, yakından.
Çamlıca kulesi, gece.

Seyir terasından İstanbul'un her iki yakasını da muhteşem bir şekilde görebiliyorduk. Üstelik rezervasyonu ve yemek saatimizi şehri hem gündüz, hem de gece görebilecek şekilde ayarlamıştık. Yemekten sonra tekrar seyir terasını inip İstanbul'u bir de gece görecektik. Çok heyecanlıydık. Gündüz görüntüsü zaten harikulade idi, hepimiz hayran kalmıştık.

Yemekleri için aynı şeyi söyleyemediğime üzüldüm... Servis, garsonlar, hizmet ve geriye kalan her şey mükemmeldi. Yemeklerde idare eder seviyedeydi, fiyatlarda aşırı pahalı sayılmazdı, parasının hakkını veriyor gibiydi ama kesinlikle böyle cafcaflı ve sosyete bir yerden daha fazlasını beklemiştik. Belki bize böyle denk gelmişti, o yüzden bir şey demiyordum, her türlü kesinlikte gidilip görülmesi, ziyaret edilmesi ve yemek yenilmesi gereken bir yer olduğunu düşünüyorum, muhteşem bir deneyimdi.

Çamlıca Kulesi'ni de aradan çıkardıktan sonra diğer hedefimiz Kadıköy'de daha önce gittiğim bir künefeciye gitmekti. Künefelerinin güzel olduğunu, yanında dondurma verdiklerini ve fiyatının uygun olduğunu biliyordum. Arkadaşlarımızdan bir tanesi daha önce Makedonya'da da künefenin tadına bakmış, fakat fazla beğenmediğini söylemişti. Buranın iddialı olduğunu ve tekrar denemesi gerektiğini söyledim. Onunla birlikte bir künefeyi yarı yarıya bölüştük. Mekanın iddiaları doğru ve ben de haklı çıktım, buranın künefesini sevmişti. Kaşar gibi tatlı denilince akla en son gelecek bir malzemeden yapıldığı için hâlâ garip buluyorlardı fakat diğer arkadaşlarımın çoktan favori tatlısı olmuştu bile künefe.

Künefeciden çıktıktan sonra hemen yanındaki bir şekerci dükkanından salep almak istediler. Üsküdar'da vapurdan indikten sonra Çamlıca Kulesi'ndeki rezervasyonumuza hâlâ biraz süre olduğu için arkadaşlarımı Kız Kulesi'ne yakın civarlarda daha önce gittiğim bir kafeye götürmüş ve burada salep denemelerini önermiştim. Ne olduğunu anlatamamış olsam da sadece denemeleri gerektiği konusunda ısrarcı olmuştum. O an geldi ve denediklerinde hepsinin birden tepkisi (İngilizce okuyun) "Ooh!", "Yılbaşı, Noel gibi bir tadı var!" olmuştu. Salep favori içecekleri olmuştu. İşte bu yüzden Kadıköy'deki bu dükkandan da kendileri ve aileleri için bir kutu salep tozu satın aldılar. Bugünü de böyle kapatmıştık.

Salı

Bugün diğer Türk arkadaşımın bir işi olduğu için bize katılamayacaktı. Aslında benim de işim olmasını bekliyordum fakat planlar değiştiği için yabancı arkadaşlarımla yola devam ettim. Zaten internetleri olmadığı, dili ve şehri bilmedikleri için birçok sorun yaşayabilirlerdi biz olmadan. Eve dönüş ve diğer konuları başarıyla halledebilseler ve tek başlarına yollarını bulabilseler de esnaflarla, taksicilerle, vatandaşlarla iletişim konusunda biz gerekiyorduk.

Yine bir buluşma planı yaptık. İlk defa bugün uyuya kalmış ve bir saat kadar fazla uyumuştum. Apar topar evden çıkıp trene atlamıştık. Diğer arkadaşlar bizi, buluşmamız gereken restoranda bekliyorlardı. Bu restoranı da cancağızım Can'dan öğrenmiştim yine. Yardımlarını esirgemiyordu. Bu restoranda mantı yiyecektik, yemekten sonra da ücretsiz yürüyüş turuna katılacak ve akşama kadar turda olacaktık. Bizim bir saat gecikmemiz işleri biraz riske atmış olsa da yine de tura yetişebileceğimize inanıyorduk.

Girdiğimiz restoran İstiklal Caddesi'nde, bir apartmanın en üst katındaydı. Manzarası tam caddenin Taksim tarafına giderkenki kıvrımının oraya bakıyordu. Harika bir manzaraydı. Türkiye'den uzak olduğumuzda özlediğimiz Türk insanının ve esnafının sıcaklığını uzun zaman sonra tekrar hissetmeye başlamıştık, bu dükkandaki ağabey de arkadaşlarımın yabancı olduğunu öğrenince "O zaman içli köftemizin de tadına baksınlar, ben size birer tane getireceğim, buranın içli köftesi meşhurdur." diyerek mantı öncesi bize birer içli köfte verdi. Yanında çay, su, yine ücretsizdi, sunum çok başarılı, manzara zaten kendi başına bambaşkaydı.

Harika iki lezzet daha denedikten sonra yine ilk gün yaptığımız gibi tramvay durağına doğru yürüdük ve turun saatine yetişmek için aceleyle ilk tramvaya bindik. Tur Sultanahmet'in orada başlayacaktı ve buradan camileri gezerek Mısır Çarşısına kadar devam edecekti. Tramvaydan inince sarı şemsiyeli birini bulmamız gerekiyordu. Neredeyse 15 dakika kadar gecikmiştik bu yüzden emin değildik yakalayabileceğimizden, fakat işte oradaydı. Yanında 5-6 kişi bulunan, sarı şemsiyeli bir tur rehberiydi bu. Yanına gittiğimizde tam zamanında geldiğimizden bahsetti ve kısa süre sonra tura başladık.

Böyle bir tura katılmanın iyi yanı, gezdiğiniz yerler hakkında birinci elden bilgi edinmekti. Zaten arkadaşlarımızla daha önce Sultanahmet'i ve Ayasofya'yı gezmiştik ama tur rehberinin anlattığı bilgilerden hiçbirini kendimiz dahi bilmiyorduk. Tur gayet güzel ilerliyordu, arkadaşlarımız memnundu ve turu yakalayabildiğimiz için hepimiz mutluyduk. Tur sırasında bu yazıda sıkça bahsi geçen Can ile tekrar buluşma şansımız oldu. Kendisi okuldan çıkmış ve beni görmek istemişti. Ben de diğer arkadaşlardan da müsade isteyerek onunla birlikte dolaşmaya çıktım.

Diğer arkadaşlarım 2 saat daha sürecek olan turdayken biz Can ile kahve alıp Gülhane Parkında sohbet ediyorduk. Severim keratayı. Çok. Yaklaşık bir buçuk saat sonra turun bittiği Mısır Çarşısının oraya gelmiş ve arkadaşları aramaya koyulmuştum. İnternetleri ve çağrı hakları olmadıkları için onlara ulaşmam zordu fakat biraz zaman alacağını ve gecikebileceklerini düşündüğüm için zaten neredeyse 30 dakika geç gitmiştim buluşma noktasına, geç kaldığımı düşünüyordum. Fakat gittiğimde ortalıkta kimse yoktu. Onlara ulaşmam ve gelmelerini beklemem biraz sürdü. Buluştuktan sonra akşamki planımız diğer Türk arkadaşımın önerisiyle Ortaköy'e gidip oradaki camii ve köprü manzarası eşliğinde kumpir yemekti.

Ortaköy'e vardığımızda arkadaşlara yol boyunca anlattığım eşsiz köprü manzarasını göstermekte heyecanlıydım. Vapurla geldiğimiz için zaten iner inmez köprü karşımızda kalıyordu. Çoktan gece olduğu için arkadaşlarımla geceleyin vapur yolculuğu da yapmış olmuştuk bu sayede. Oradaki meşhur Destan adlı restoranda kumpir yemeye oturduk. Yanına da salep istedik.

Herkes kumpirini yedi, güzeldi kumpirleri, fakat benim çok sevdiğim bir yiyecek değildi. Arkadaşlarımın çok hoşuna gitmişti, hatta birçoğu ülkeden favori yiyeceği kumpir olarak ayrılacaktı. Kumpirimizi de yedikten sonra saatin de geç olmasıyla beraber kısa bir Ortaköy sahil turu atıp evlere ayrıldık ve günü böylece bitirdik.

Çarşamba

Artık işler yavaşlıyor, planlar ve gezilecek yerler bitiyordu. Şimdiden arkadaşlarımız 10'dan fazla yeni lezzet tatmış, Türk kültürüne ve birçok şeye şahit olmuşlardı. Bizlere de onları misafir ettiğimiz, gezdirdiğimiz ve tanıttığımız için minnettarlıklarını belirtiyorlardı. İki Türk arkadaş olarak göğsümüzü kabartıyor ve iyi bir iş yaptığımızı düşünüyorduk.

Perşembe günü bir yabancı arkadaşımız bizi terkedecekti, o yüzden bugün, o arkadaşla birlikte olacağımız son gündü. Bunun için de çok fazla bir plan yapamadık. Sabah buluşup kahvaltı edecek ve akşam vedalaşacaktık. Buluşmak için bugün ise Moda taraflarını seçtik. Orada güzel bir Big Chefs restoranı vardı, deniz manzaralı, mükemmel bir yerdi. Biz benim yanımda kalan arkadaşımla kahvaltımızı Köfteci Yusuf'da yapmıştık, diğerleriyle BC'de buluştuğumuzda da onlar kahvaltı yapıyorlardı. Tekrar bir Türk kahvaltısıydı bu, üstelik daha da iyisiydi. Onların kahvaltısından da biraz tırtıkladık ve oturmaya devam ettik.

Bugünün akşamında ise benim Makedonya'dan birlikte geldiğim diğer bir Türk arkadaşımızla buluşup yabancı arkadaşlarımızla vedalaşacaktık. Kendisi de Makedonya'da tanıştığımız, İstanbul'lu, evli, çok değer verdiğimiz bir arkadaşımız. Bugün eşiyle birlikte bize katılarak son kez diğer arkadaşlara veda etmek istedi. Onlar da buralı oldukları için bizi bildikleri birkaç mekana götürdüler. Saray Muhallebicisi'nde bazılarımız daha önce denemedikleri, tavuk göğsü, muhallebi gibi tatlılar denedi. Tavuk göğsünü garip buldular, benim de favorim değildi zaten, ama muhallebisi lezizdi.

Devamında ise saat geç olduğu için birkaç hediyelik eşyacıya girdikten, kendim ve diğer arkadaşlarım sevdiklerine hediyeler aldıktan sonra bir salepçide son kez gidecek olan arkadaşımıza salep içirdik ve geceyi böylece kapattık. Onlar evde de parti tarzı ev yemekleri yiyeceklerdi, o yüzden biraz erken ayrıldılar. Biz de bu zamanı değerlendirerek akşam yemeğinde benim yanımda kalan arkadaşımla birlikte evimize yakın bir yerdeki restoranda lahmacun yemeye karar verdik. Şimdiden bu arkadaşım 15'e yakın lezzet denemişti. Lahmacunlar da oldukça lezizdi. Evin yolunu tuttuk ve uyuduk.

Perşembe

Bugün geriye kalan her iki yabancı arkadaşımız için İstanbul'daki son gün. Bugünün planı ise: Hiçbir şey. Sabah sınavlarımız ve derslerimiz olduğu için ancak akşam 6 gibi buluşup yemek yiyebildik. Bugün yemek yediğimiz yer ise Üsküdar'daki Filizler Köftecisiydi. Burada da garson ağabey ve servis oldukça etkileyiciydi. Arkadaşlarımızın nereli olduğu soran garson, Alman olduklarını söyleyince servanttan Alman ve Türk bayraklı bir stand getirdi, masaya bıraktı. Oldukça "nice" bir hareketti, arkadaşlarımızı etkilemeyi başarmışlardı. Anlaşılan tüm ülkeler için bayraklar bulunuyordu ellerinde çünkü diğer masalarda da Kanada ve Rusya bayraklarını görüyorduk.

Köfteleri leziz, fakat porsiyonları küçüktü, yine de yediğim en iyi köftelerden biriydi. Arkadaşlarımızda beğendi. Devamında bir planımız olmadığı için benim yanımda kalan arkadaşımı son günü hamama giderek kapatmamız gerektiği konusunda ikna etmiştim. Diğerlerini de davet etmiştik fakat onların başka planları vardı. Bizim hamama yetişip tadını çıkarabilmemiz için bir an önce çıkmamız gerekiyordu. Bu yüzden yemek yer yemez hemen ayrıldık, diğer arkadaşımla vedalaştım ve hemen tren ile yola koyulduk. Hamama geldiğimizde hedeflediğimiz saatin tam olarak 10 dakika öncesinde gelmiştik. İşte macera başlıyordu.

Bir yabancının Türk hamam macerası. Her yabancının Türkiye ziyaretinin eğlence konusu. "Grand finale". Büyük son.

Hamam

Bir Türk erkeğinin hayatta nadiren yapabileceği belki en eğlenceli oluş: Yabancı arkadaşını hamama götürüp onu tellaklarla tanıştırmak. Evet. Tam olarak bu.

Bu plan sadece ben ve benim yanımda kalan arkadaşımı kapsadığı için pek ortak bir şey sayılmaz ve diğer arkadaşlarıma gezileri sonrası yaptığım ankette en çok neyi sevdiklerini sorduğumda sadece bu arkadaşımın hamama gittiği için hamamı seçtiği, diğerlerinin de gitme fırsatı olsaydı kesinlikle favori aktivitelerinin hamam olacağından emindim.

Gittiğimiz hamamda, hamamın yanı sıra sauna, buhar odası, olimpik havuz ve jakuzi de bulunuyordu, ilk deneyim için gayet güzel bir yer denk gelmişti. Ben de yıllardır ilk defa hamama gidecektim. Arkadaşımdan daha çok heyecanlıydım belkide, beni neyin beklediğini biliyordum çünkü.

Sauna, buhar odası ve peşine hamama girdik... Girer giymez tellak amcalar bizi karşıladı ve kese olup olmayacağımızı sordular, henüz olmadığımız bileğimizdeki bilekliklerden biliyorlardı. Olanlardan bu bilekleri alıyorlardı. Bizde görünce direkt olarak bize geldiler ve olacağımızı söyledim. Arkadaşımla hemen geçtik. Kendimizi tellak amcaların eline bıraktık. Onun için çok farklı, benim için ise komik bir deneyim oldu. Amca ile sohbet ederken arkadaşımdan da bahsediyordum, yabancı olduğunu, ilk deneyimi olduğunu ve ne hissettiğini merak ettiğimi falan söylüyordum. O sırada benim amca iyi iş çıkarıyordu. Diğer arkadaşın tellağının da konuşmalarını duyuyordum biraz. "Seni Türk yapacağız", "önce şu fazlalıktan kurtaralım seni" diyordu el hareketleriyle. Tabii bunu anlamayan arkadaşım kafa sallayarak geçiştiriyordu, daha sonra ona bunu açıklayacaktım.

Köpüklenme, masaj ve keseleme bittikten sonra bana söylediği ilk şey "insanların neden 10 yaş gençleşiyorsun dediklerini şimdi anlıyorum" demesiydi. Çok fazla ölü deriden, kirden kurtulmuş ve iyi bir masaj almıştık ikimizde. Güzelce temizlenmiştik. Devamında ise aynı 2 buçuk saat boyunca aynı şeyleri tekrarladık.

Hamamdan çıktığımızda hayatında yaptığı en iyi şeylerden biri olduğunu, İstanbul gezisinde en sevdiği şeyin bu olduğunu söyledi. Gitmeden önce bir çiğköfteciden çiğköfte alıp taksi ile evin yolunu tutmuştuk. Neredeyse gece yarısıydı ve gelen taksici çok şen şakrak birisiydi. Arkadaşımın yabancı olduğunu öğrenince "bunlar çok içer he", "nasıl, beğenmiş mi Türkiye'yi?" gibi sorular ve eğlenceli sorular soruyordu. Daha sonra dediklerini çevirmemi, arkadaşımın eksik hissetmemesini istediğini söylüyordu. Eve varana kadar da oldukça eğlendik bu taksici ağabeyle.

Son günün ve İstanbul gezisinde yapılabilecek en iyi finali arkadaşıma sunmuştum. O da kesinlikle bunu beğenmişti. Ertesi gün erkenden kalkıp uçağa binecekti. Diğer arkadaşımız da ondan bir önceki uçağa biniyordu. Sabah son kez vedalaştık ve Türkiye'den, İstanbul'dan resmi olarak tüm yabancı arkadaşlarımızı kendi ülkelerine gönderdik.

Ben ve diğer Türk arkadaşım için harika bir deneyim oldu, onlara elimizden gelenin en iyisini yaptığımızı ve ikimizin de harika iş çıkardığını düşünüyorum. Bir daha geldiklerinde tekrar yardımcı olacağımızı, kapımızın her zaman onlara açık olduğunu söylüyorduk, onlar da bize aynı şekilde, eğer bir gün onların ülkesine gitmek istersek yardımcı olacaklarını söylüyorlardı. Seviyorduk hepsini. Bir İstanbul macerasının sonuna gelmiştik böylece.

Anket Sonuçları

Arkadaşlarım Noel için ülkelerine döndüklerinden sonra onlara İstanbul gezileri ile ilgili bir anket hazırladım, ankette en sevdikleri yiyecekleri ve aktivitelerin ne olduğunu soruyordum. Anket sonuçlarına baktığımda ise hepsinin kedileri, Türk misafirperverliğini, yemekleri, kültürü ve manzaralarını sevdiğini gördüm. Denedikleri lezzetler arasında en çok beğendikleri şeyler, kumpir, salep, mantı ve künefe olmuştu. En sevdikleri aktiviteye geldiklerinde ise 4 seçenekten (alışveriş, vapur gezisi, hamam, yemek yemek) hepsinin farklı cevaplar verdiğini gördüm. Zaten hamam cevabını veren arkadaş benim yanımda kalandı. Diğer iki arkadaşım ise dışarıda yemek yemeyi ve vapur gezisini beğenmişti. Fakat en önemli soru, hangimizin yabancı arkadaşlarımızı daha iyi misafir ettiği sorusuydu. Bu soruda cevap basitti.

Anket sorusu.

Açık arayla Monke kazandı yarışmayı. Hiçbirimiz onun iyi değildik. Monke, hepimizi ezici üstünlükle yendi. Arkadaşlarımızın hepsi ona minnettar ayrıldı. Türkiye'ye kesinlikle bir gün tekrar döneceklerini belirttiler. Monke, bir kez daha kazandı ve kazandırdı.